7 Temmuz 2008 Pazartesi

yaşamı değerlendirme biçimleri_ Tarihsel Bunalım ve İnsan'dan


"yaşam bu muymuş? İyi, sonra bakarız!"(Nietsche)

Çağımızın asıl sorunu ve bugünkü kuşakların görevi, dünyayı yaşamın bakış açısına göre düzenleme yolunda canla başla uğraşmaktır, dediğimizde iyi anlaşılamama tehlikesiyle karşılaşıyoruz. Çünkü bu tür bir denemenin birçok kez yapılmış olduğu varsayılıyor; dahası da var: Yaşamsal görüş açısının insana doğuştan geldiği ve birincil olduğu varsayılıyor. Kültür öncesi yabanıl insanın yaptığı bu değil de nedir zaten?

Oysa bu değildir işte. Yabanıl insan evreni -ne dış evreni, ne iç evreni- yaşamın bakış açısına göre düzenlenemez. Bir görüş açısının benimsemek, duruma uzaktan bakmayı, kuramsal bir tavır almayı gerektirir. Görüş açısı yerine ilke de diyebiliriz. Şimdi, biyolojik doğallığa, öylesine yaşayıp gitmeye en ters düşen şey, düşüncelerimize ve davranışlarımıza kaynak oluşturacak bir ilke aramaktır. Bir görüş açısının seçilmesi kültürü başlatan edimdir. Dolayısıyla, çağdaş insanların yazgısı üstünde yükselen dirimselcilik(vitalismo) buyruğunun ilkel bir yaşantıya geri dönmekle hiç bir ilgisi yoktur.

Kültürün yeni çarpıtmasıdır bu. Şimdiye değin beş paralık değeri bulunmayan, neredeyse kozmosun bir raslantısı olan yaşamı yüceltmek, bir ilkeye, bir hakka dönüştürmek söz konusudur. Bunu fark etmek şaşırtıcı gelecek, ama böyle işte; yaşam en değişik kendilikleri ilke kategorisine yükseltmiş de, kendi kendisine ilke edinmeyi hiç denememiş. Zaman zaman din için, bilim için, ahlak için,ekonomi için yaşadığı olmuştur; hatta sanatın ya da bedensel zevkin hayaletine hizmet için yaşanmıştır; hiç denenmemiş olan şey ise, bilinçli bir kararla, yaşam için yaşamaktır. Bereket, bu az çok her zaman yapıla gelmiştir, ama bilinçsizce; insanoğlu bunu yaptığını fark eder etmez utanmış, bir garip pişmanlığa kapılmıştır hep.

İnsanlık tarihinin öylesine şaşırtıcı bir olgusudur ki bu, üstünde durup biraz düşünmeye değer.

Herhangi bir kendiliği ilke düzeyine yükseltmemizin nedeni onda üstün bir değer bulmamızdır. Bize öteki şeylerden daha değerliymiş gibi göründüğünden ötürü onu yeğleriz ve öbürlerini ona bağımlı kılarız. Bir nesne, onu oluşturan gerçek öğelerin yanı sıra, ona değerini veren bir dizi gerçke dışı öğede içerir. Tuval, çizgiler, renkler, biçimler bir tablonun gerçek öğeleridir; güzellik, uyum, incelik, yalınlık ise o tablonun değerleridir. Çünkü bir şey başlı başına bir değer değildir, ama içerdiği değerler vardır, değerlidir. Ve nesnelerde bulunan o değerler gerçek dışı türden niteliklerdir. Tablonun çizgileri gözle görülebilir, ama güzelliği, hayır: Güzellik "duyulur", değerlendirilir. Renkleri görmek, sesleri işitmek neyse, değerleri belirlemek de odur.

Dolayısıyla, her nesnenin bir çeşit "çifte yaşam" ı vardır. Bir yandan, algılayabildiğimiz gerçek niteliklerden oluşan bir yanıdır; öte yandan, ancak değerlendirme yeteneğimizi kullanarak erişebildiğimiz değerlerden oluşan bir yapıdır. Ve nasıl nesnelerin özelliklerini giderek deneyimle öğreniyorsak -dün görmediğimiz yüzlerini, ayrıntılarını bugün keşfediyorsak-, değerlerini de öyle giderek, deneyimle öğreniriz, yavaş yavaş keşfederiz, daha ince bir değerlendirme yapabilecek duruma geliriz. Bu iki deneyim -algılama ve değerlendirme- birbirinden bağımsız gelişir. Öyle zaman olur ki, bir nesneyi gerçek öğeleriyle ........

çok uzun olduğundan yazmaktan vazgeçtim. yoruldum.

Bu yazı, Jose Ortege y Gasset isimli ispanyol bir düşünürün yazılarından derlenmiş Toplumsal Bunalım ve İnsan'dan alıntılandı. Medeniyetlerin insan üzerindeki baskı ve tutumlarının davranışlara nasıl yansıdığını, halbuki şimdiki zamanda bilinçlerimiz açık bir şekilde her şeyi sorgulayabiliyorken, yaşamı değerlendirme biçimlerimizdeki yanılsamayı nasıl görmediğimizi anlatır, durur.

Bazı kitapları ve yazıları, Türkçe'ye Kitlelerin Ayaklanışı, Sevgi Üstüne ve yazdıklarından derlenen Tarihsel Bunalım ve İnsan gibi isimlerle devşirilmiştir.

Hiç yorum yok: